Son günlerde “ERVAB Toplantısının Işığında” başlıklı köşemizle önemli tartışmalara ayrıntılı şekilde
değindik. Amacımız sadece söylenenleri aktarmak değil, onların ardındaki kaygıları da anlamaktı. Bugün,
bu yazı dizisinin son bölümünde artık kişisel konuşmalardan söz etmiyoruz. Şimdi artık tartışmaları bir
sonuca bağlamamız gerekiyor.
İlk tespit zor değil.
ERVAB toplantısı bir kez daha toplumumuzun temel meselesinin sadece para eksikliği olmadığını
gösterdi. Evet, okulların bütçe açıkları kaygı verici. Öğrenci sayısı azalıyor, giderler artıyor, gelirlerle
yükümlülükler arasındaki fark büyüyor. Fakat mesele sadece para olsaydı, çözüm muhtemelen çok daha
kolay olurdu.
Bizim asıl zorluğumuz varımızı ve yoğumuzu ortak bir amaç çerçevesinde değerlendirebilme
yeteneğimizin kısıtlılığıdır. Toplumda imkânlar var. Mülkler var, gelir elde eden kurumlar var, bağışçılar
var, mesleki kapasite ve insan gücü var. Yalnızca bunların hepsi uyum içinde hareket edemiyor. Her
kurum doğal olarak önce kendi sorumluluğunu ön plana koyuyor. Oysa bugünün koşulları bizi kendi
sınırlarımızın ötesine bakmaya zorluyor.
Toplantı sırasında “dayanışma” fikri defalarca dile geldi. Oysa dayanışma sadece sembolik çağrılarla
oluşmaz. Onun bir sisteme ihtiyacı var.
İşte ERVAB’ın devreye gireceği nokta burası olmalı.
Tüzel kişiliğinin olmaması gerçek bir kısıtlamadır. Ama her seferinde eylemsizliğin gerekçesi haline
gelemez. ERVAB bazı konularda bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olmayabilir. Ama aynı derecede
önemli başka bir güce sahiptir: Koordine etme, bilgi toplama, şeffaflık yaratma, ortak öncelikleri
belirleme ve uzlaşma oluşturma gücü.
Bunun için önce net bir tabloya sahip olmak gerekir.
Hangi okulun ne kadar açığı var? Hangi kurumun ne kadar geliri var? Verimli sonuç vermeyen
gayrimenkul nerede? Hangi giderler ortaklaştırılabilir? Hangi yapı bugün yardıma ihtiyaç duyuyor, hangi
yapı başkasına el uzatabilir? Tam ve zamanında aktarılan veriler olmadan hiçbir “ortak çözüm” iyi
niyetten öteye geçemez.
Bu bağlamda şeffaflık talebi ikincil bir ayrıntı değildir. Ortak kaynak hakkında ortak güven olmadan
konuşulamaz. Güven ise eksik ve “saklı” bilgi üzerine inşa edilemez.
Bugün gerekli olan, her yıl yeni bir açığı kapatmak için çare aramak değil, çok daha zor şu soruya net
cevap vermektir:
On yıl sonra İstanbul’da nasıl bir Ermeni eğitim sistemi istiyoruz?
Öğrenci sayısındaki azalma sadece bir istatistik değildir. O stratejik bir sorundur. Eğer demografik
gerçeklik değiştiyse, bizim planlamamızın da değişmesi gerekir.
Ama burada dikkatli olmak gerekir. “Okul kapatmak” ya da “okulları birleştirmek” sözlerini bir toplantı
salonunda söylemek kolaydır. Oysa okul bir muhasebe defterinde zarar hanesine geçtiği an silinen bir
satır değildir. Bu yüzden böylesine ağır bir karar son çare olmalı, ilk reçete değil.
Toplantının işaret ettiği en önemli noktalardan biri de sorumluluk meselesidir. Yönetimler belirli bir
dönem için seçilir. Başkanlar değişir. İsimler gelir ve gider. Ama kurumlar kalır. Dolayısıyla idari görev
mülkiyet değildir. O, ortak mirasa karşı geçici bir vasiliktir.
Ne yazık ki Cemaat Yönetim Kurullarımız, Mütevelli Heyetlerimiz ve Vakıf Yönetimlerimiz kendilerine
“seçim yoluyla” ve “geçici olarak” emanet edilen mirası “kendi malı, kurumu, parası” olarak görüyor.
O “zenginlik”in cemaate ait mülklerden oluştuğunu unutuyorlar. Unutuyorlar ya da bir okulun sadece
onu işleten kurumun veya vakfın olmadığını, bir kilisenin sadece o semte ait olmadığını, kültürel bir
yapının sadece kendi üyelerine hizmet etmediğini göz ardı ediyorlar
Bu toplantının ne denli verimli olduğu, toplantı sırasında söylenen güçlü cümlelerle, sert eleştirilerle
değil, takip eden aylarda yapılacak işlerle ölçülecektir.
Kanaatimizce ilk adım basit ve ölçülebilir olmalı: ERVAB komisyonları aracılığıyla cemaat kurumlarının,
başta okulların olmak üzere, gerçek ve eksiksiz bir tablosunu çıkarmalıdır. Tahminlerle değil, yıllar önceki
rakamlarla da değil.
Ondan sonra dayanışmanın ve yardımlaşmanın rastlantısal ve kişisel ilişkilere, hatır gönül ilişkilerine
bağlı olmadan sağlam bir temele oturtulması mümkün olur. Kimin imkânı varsa neden ve nereye
verdiğini bilecek. Kimin ihtiyacı varsa neden aldığını açıkça gösterecek. Cemaat da ortak imkânlarının
nasıl kullanıldığını bilecek.
Toplantılar bir sisteme oturtulmalı. Bir sonraki buluşma yine aynı sorunları baştan anlatarak
başlamamalı. Önceki toplantıda yapılan taahhütlerin hesabını vererek başlamalı:
Ne kararlaştırdık? Ne yaptık? Neyi yapamadık? Ve neden?
Eğer bu dört soru çalışma kültürü haline gelirse, zaten önemli bir değişim başlamış demektir.
Ve son olarak ERVAB toplantıları düzenli ve takvime bağlı olarak yapılması gerekir. Ve belki de en
önemlisi, önce ERVAB’ın kendisi şeffaf hale gelmeli ve toplantılarını basına açık formatta yapmalıdır.
Böylece basın da görevini yapıp gündemi hem toplumun dikkatine sunabilecek hem de tarihe kaydını
düşebilecektir.
Bu birkaç gün boyunca sürdürdüğümüz yazı dizisiyle amacımız şahısları değerlendirmek veya ERVAB
toplantısından galip ve mağluplar çıkarmak değildi.
Toplantı bir imdat çağrısı yaptı. İstanbul Ermeni basınına kurumlara hesap sorma “hakkı” verdi. Şimdi
cevabını vermemiz gereken soru şudur: Ortak sorunlarımızı çözmek için kim ne sorumluluk üstlenecek?
MARMARA